
1989 yılında, Türkiye’de televizyon denilince akla TRT geliyordu. Çünkü anayasa, 1964 yılında kurulan bu kuruma radyo ve televizyon alanında yayın tekeli veriyordu. Bu dönemde yayıncılık alanının düzenlenmesinden ise 1983 yılında kurulan Radyo Televizyon Yüksek Kurulu (RTYK) sorumluydu; ancak başka bir televizyon kanalı olmadığı için kurulun görev alanına doğal olarak sadece TRT giriyordu. Öyle ki, bu kurum birçok kişi tarafından “TRT Yüksek Kurumu” olarak nitelendiriliyordu.
TRT, kurulduğu günden itibaren en çok tartışılan kamu kurumlarından biri olagelmişti. Kurum üzerindeki tartışmalar ve denetim çabaları, özellikle 1968’de televizyon yayınlarının başlamasıyla daha da artmıştı. Halkın yeni bir iletişim aracı olan televizyona yoğun ilgi göstermesi ve yönetenlerin televizyonun halk üzerinde doğrudan etkili olduğu yönündeki inançları, TRT’yi denetim altında tutmak istemelerinde önemli rol oynamıştı. Televizyon, kamuoyunun oluşturulmasında etkili olduğu düşüncesiyle çok önemseniyor ve en etkili siyasal iletişim aracı olarak görülüyordu. Öyle ki, siyasetçinin seçmene ulaşabilmesinin neredeyse tek yolu TRT’den geçiyordu. Bu nedenle TRT, sürekli siyasal baskı altındaydı. Halka karşı sorumlu olması ve halkın sesi olması gereken TRT, siyasal iktidarla organik ilişkiler içinde bir kurum olarak kendisini hükümete sorumlu hissetmiş ve çoğu kez onun sesi olmuştu. Bütün bunlara karşın TRT, hükümetten de sürekli uyarı alıyordu. Deyim yerindeyse, kurum “ne İsa’ya ne de Musa’ya” yaranabiliyordu. 1980’lerin sonuna geldiğimizde bu uyarılar öylesine ciddi bir noktaya ulaşmıştı ki, hükümet ile anlaşmazlığa düşen TRT Genel Müdürü Cem Duna, yazılı bir açıklama yaparak, 24 Nisan 1989 tarihinde istifa etmişti. TRT’nin tarihi, siyasal iktidar mücadelelerinin özetiydi adeta.
Yeni alternatifler
Bir yandan yayınlarla ilgili baskı ve şikâyetler yoğunlaşırken, diğer yandan TRT’ye alternatif kanallar ortaya çıkıyordu. Bazı belediyeler RTL, SAT 1, PRO 6 ve RAI gibi uydudan izlenebilen yabancı kanalları karasal yayına çevirerek normal televizyon antenleri ile izlenebilmelerini sağlamışlardı. Yabancı kanalların gördüğü ilgiden hareket eden bankalar, çanak anten kredisi veriyordu. TRT yayınlarında sıkı bir denetim söz konusuyken, uydu kanallarında erotik filmler bile izlenebiliyordu. Kablolu televizyon, uydu kanalları ve video-kaset gibi yeni araçlar, izleyiciler için yeni seçenekler yaratıyor ve izleyici alışkanlıklarını değiştiriyorlardı.
Özel televizyon yolda
Bu gelişmeler olup biterken, özel televizyon artık açıkça tartışılmaya başlanmıştı. Bu dönemde Avrupa’dan gelen özel televizyon yayıncılığı haberleri bu tartışmaların iyice alevlenmesine neden olmuştu. Bunun üzerine gazeteler başta olmak üzere, çeşitli kuruluşlar özel televizyon hazırlıklarına hız veriyorlardı. Bu konuda belki de ilk adımlardan biri 1985 yılında Nezih Demirkent tarafından Hürriyet gazetesi adına atılmıştı. Bakanlar Kurulu’na ve Radyo Televizyon Yüksek Kurulu’na dilekçe ile başvuran Demirkent, özel televizyon kurma izni istiyordu. Bu girişimin olumsuz sonuçlanması üzerine gazete sahipleri özel televizyon kurmak amacıyla bir araya gelmeye karar vermişlerdi. Milliyet’in sahibi Aydın Doğan ve Hürriyet’in sahibi Erol Simavi 1987 yılında Sabancı, Koç ve Eczacıbaşı ortaklığında özel televizyon girişiminde bulunmak üzere Başbakan Özal ile görüşmüşler, ancak Özal’dan özel televizyon yayıncılığının ancak daha ileri bir tarihte mümkün olabileceği yanıtını almışlardı.
1989 yılında Milliyet ve Sabah, Kıbrıs Bayrak Radyo ve Televizyon Kurumu aracılığı ile özel televizyon yayına başlamak amacıyla bir ön protokol imzalamıştı. Aslında, özel televizyon yayıncılığı için Kıbrıs’ı düşünenlerin arasında Hürriyet de vardı. Ancak Başbakan Özal’dan beklenen yeşil ışık henüz yanmamıştı.
Yasal olarak Türkiye’de özel televizyon kurmak olanaksızdı. Fakat her ne kadar meseleye farklı yaklaşıyor olsalar da, siyasilerden gelen destek bu yolun tamamen kapalı olmadığını gösteriyordu. İktidardaki Anavatan Partisi’nin (ANAP) ne parti programında ne de 1987 seçim beyannamesinde özel televizyon ile ilgili bir hüküm bulunmaktaydı. Bununla birlikte ANAP Hükümeti’nin Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü olarak görev yapan Hasan Celal Güzel, 1987 Nisan’ında başta başbakan olmak üzere hükümet ve siyasi kadrolar olarak özel televizyona karşı olmadıklarını, bu konudaki tek engelin anayasanın bağlayıcılığı olduğunu açıklamıştı. TRT’den Sorumlu Devlet Bakanı Adnan Kahveci ise, özel sektörün 24 saat kaliteli yayın yapacağını kanıtlaması durumunda özel televizyon yayıncılığına izin çıkacağını söylüyordu. İktidar partisinin özel televizyon yayıncılığına sıcak bakışının ardında uydu yayınları aracılığı ile isteyen herkesin dünyadaki çeşitli televizyon istasyonlarını izleyebiliyor olmasının yanı sıra, artık kısıtlayıcı ve yasaklayıcı olmanın hiçbir faydasının olmadığına, serbest piyasa ekonomisinin yayıncılığa katkı sağlayacağına yönelik bir düşünce vardı.
12 Ocak 1989 tarihinde kabul edilen 3517 Sayılı Yasa ile TRT’nin vericileri, PTT’ye devrediliyordu. Yasa, vericilerin, yayın amacıyla PTT tarafından kullanılamayacağını ve başka kişi ya da kurumlara kiralanamayacağını hükme bağlıyordu.
Buna rağmen Turgut Özal, başbakan olarak, 26 Mart yerel seçimleri öncesinde yaptığı konuşmada, “PTT’nin yapacağı teknik altyapı yatırımları ile televizyonun 15-16 kanala çıkartılacağını ve bu kanalların açık arttırma usulü ile kim daha fazla parayı bastırırsa ona verileceğini” söylüyordu. Özal, böyle bir yöntemi önerirken asıl amaçlarının televizyon alanında rekabet ortamının yaratılması olduğunu belirtiyordu.
SHP, bir yandan 1989 yılının Ocak ayında çoksesliliğin sağlanması amacıyla özel televizyonu desteklediklerini açıklarken, diğer yandan vericilerin PTT’ye devrini öngören yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’nde dava açıyordu. SHP’ye göre “yayın tekeli TRT’ye aitti ve bunun istisnası yerel yönetimlere radyo ve televizyon kurma hakkının verilmesi”ydi.
DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel, 1989 yılında yaptığı bir konuşmada “özel televizyon için koşulların uygun olmadığını” gerekçe göstererek, Türkiye’de özel televizyon ve radyo kurulması görüşünü benimsemediğini açıklıyordu. DYP, “milli, tarafsız ve siyasi partilere oy oranına göre temsil hakkı tanıyan bir TRT” öneriyordu.
DSP’nin özel televizyon yayıncılığına yaklaşımı ise 1987 yılının seçim bildirgesinde “özel radyo-televizyon istasyonu ve yayınlarına izin verilmesi” şeklinde yer alıyordu.
Bütün bunlar özel televizyona adım adım yaklaşıldığını gösteriyordu. TRT’ye dair beklentilerin iyice yanıtsız kalması, izleyicilerin alternatif yayınlara yönelmesi ve yoğunlaşan eleştiriler televizyon yayıncılığına ilişkin yeni arayışları açığa çıkarmış ve tartışmalar iki nokta üzerinde odaklanmıştı: Bir yandan özerk bir kamu tekelinin bütün sorunları çözüme kavuşturacağına ilişkin bir tartışma sürerken, diğer yandan da televizyon yayıncılığında devlet tekelinin sona ermesi gerektiğine inanan bir anlayış vardı. Peki, sonuç ne olacaktı? TRT, özerkliğine kavuşabilecek miydi? Yoksa özel televizyon, yayıncılığı hak ettiği yere taşıyacak mıydı? Özel televizyon, TRT’den farklı olmayı ne kadar başarabilecekti?